Koç Üniversistesi Hastanesi Psikiyatri ekibiyle birlikte, pandemi süresince üniversite öğrencilerinin psikiyatrik ve ruhsal sağlıklarındaki değişimi konu alan ‘Decreased psychiatric symptomatology after the onset of COVID-19 in a longitudinal college mental health study’ başlıklı makale Mental Health Research’de 2022 yılında yayınlanmıştır.

INTRODUCTION
The world is going through a global pandemic of coronavirus
disease 2019 (COVID-19), which is causing significant consequences
for healthcare systems and public health. Studies have
reported that spatial distancing, self-isolation, quarantine, social
and economic discord, and misinformation (particularly on social
media) are among the major contributing factors to unusual
sadness, fear, frustration, feelings of helplessness, loneliness, and
nervousness1,2. A recent systematic review concluded that the
COVID-19 pandemic is associated with highly significant levels of
psychological distress which meets the threshold for depression,
anxiety disorders, and posttraumatic stress disorder in many
cases3. College students are an emerging focus among vulnerable
groups for the psychiatric impact of the pandemic. They are in an
age of emerging adulthood (18–25 years of age) which is a second
transition period of life after adolescence when well-being can
easily become unstable especially during extraordinary circumstances4.
Worldwide data collected before the pandemic suggest
that approximately 20% of college students experience at least
one diagnosable mental disorder5. The closure of university
campuses with the COVID-19 pandemic brought significant
challenges to college students’ daily routines. Prolonged social
isolation, a quick change in educational environment6, the fear of
getting infected and not being able to meet their families for an
unknown duration7, anxiety about the potential impact of the
pandemic on their studies and future job market opportunities8
are leading risk factors according to early studies. In addition,
lifestyle and health behavior changes such as eating and drinking
habits, sleep quality, physical activity, smartphone, and social
media use may also have an impact on students’ mental health9.
While social media may cause the rapid spread of false
information and rumors that create panic and confusion in the
public, it can also play a positive role in information exchange in
times of crisis such as COVID-1910. College students who had to
stay at home during the pandemic used social media to learn and
communicate which increased the duration and frequency of
social media use. Since the symptoms of problematic social media
use are spending too much time and preoccupation, excessive use
of social media can easily turn into problematic use11. Although
some studies reported a positive influence of social media use on
mental health, problematic social media use has been linked to
poor psychological well-being and symptoms of depression and
anxiety12,13. A study from China during the COVID-19 pandemic
showed that problematic social media use among university
students predicted their levels of anxiety14.
A large number of cross-sectional studies reported varying
degrees of increased acute stress, anxiety, and depressive
symptoms in college students. For example, a nationwide survey
of college students in China has found increased rates of acute
stress, depressive, and anxiety symptoms, which were 34.9, 21.1,
and 11.0%, respectively15. Another survey from the USA reported
that nearly half of the students showed a moderate-to-severe level
of depression and nearly 40% of students showed a moderate-tosevere
level of anxiety16.
However, cross-sectional studies neither explain how students’
mental health has changed compared to pre-pandemic levels
nor identify the predictors of this change. A few prospective
studies have been published so far reporting mixed results on
the change in psychiatric symptomatology in college student
populations8,17–19. There is a need for studies investigating the
effects of the COVID-19 pandemic on the mental health of
university students and its related factors such as lifestyle

Makalenin tamamını okumak için tıklayınız…

0

Üniversite Ve Meslek Seçimi Yaparken

Üniversiteye giriş sınav sisteminde yapılan değişiklikler hem gençlerin hem de ebeveynlerin bu dönemde var olan kaygılarını biraz daha yüksek seviyelerde yaşamalarına sebep oldu. Çocukları için en doğru adımı atmak isteyen ebeveynlere bu dönemde ciddi bir sorumluluk düşüyor.

 

Bu dönemde ebeveynler olarak;

 

  • Çocuğunuzun aldığı sonuçla ilgili onunla konuşun. Sonuç sizin beklentinizin ve/veya çocuğunuzun beklentisinin altında olabilir. Sonuçla ilgili duygularını anlamaya çalışın, hoşgörülü olun ve onun yaşamakta olduğu duyguları paylaşın. Kendisine güvenini artırmak için çocuğunuzun sınava hazırlık sürecindeki gayretini takdir ettiğinizi paylaşın.

 

  • Duygularınızın farkına varın. Sınav sonucu ve tercih dönemiyle ilgili kaygılarınızın farkına varın. Stres seviyeniz ve kaygınız yükseldiğinde bu durum çocuğunuzun duygularına da yansıyacaktır.
  • Çocuğunuzla sağlıklı iletişim kurun. Çocuğunuzun sınav sonucu ve tercih sürecinde onun ilgi alanlarını ve tercihlerini belirlemesi için destekleyin. İstediği alanı seçmesi için cesaretlendirin. Onu seçimleriyle ilgili yargılamadığınız, ona kızmadığınız, onu başkalarıyla kıyaslamadığınız bir iletişim şekliyle onları başarmak için motive eder ve özgüvenlerinin artmasına destek olursunuz.
  • İlgi alanlarını ve güçlü yanlarını bulmaları için onları destekleyin. Ebeveynler çocuklarını iyi tanırlar. Onları heyecanlandıran konuları, ileride çalışmak istedikleri alanları ve kişisel özelliklerini değerlendirmelerine yardımcı olun. Meslek grupları ile ilgili onlara destek olun ancak onları kendi istekleriniz doğrultusunda yönlendirmediğinizden emin olun. Unutmayın ki burada rolünüz onlara seçimleri konusunda rehberlik ederken, onlara güven ve destek vermek. Onları seçimleriniz doğrultusunda tercih yapmaları konusunda ikna etmek değil.
  • İmkanlarınızı değerlendirin ve paylaşın. Çocuğunuzun seçtiği meslek ve üniversitelerin ve olası masrafların ailenin imkanları ile karşılanıp karşılanamayacağını değerlendirin ve açıklıkla çocuğunuzla paylaşın.

 

Üniversite ve meslek seçiminin eşiğindeki gençler olarak:

 

  • Neleri yapmaktan hoşlanıyorum? Bir seçim yaparken kendinize şunları sorun: ne gibi birikim ve becerileriniz var? Güçlü yanlarınız neler? Analitik konularda mı daha mutlu hissediyorsunuz? Yoksa daha sözel konularla ilgilenmek mi hoşunuza gidiyor? Araştırmayı mı daha çok seviyorsunuz? Yoksa insanlarla çalışmayı mı? Yaratıcı mısınız?

 

  • Ne gibi iş ortamlarında çalışmak istiyorsunuz? Kendinizi bir ofis ortamında mı daha rahat hissedersiniz yoksa fiziksel olarak aktif olduğunuz bir ortamda mı? Seyahat barındıran işlerden mi hoşlanırsınız? Devlet kurumlarında çalışmak hoşunuza gider mi? Unutmayın, bir mesleği seçerken çalışacağınız ortamı, insanları da seçiyorsunuz ve aslında hayat şeklinizi de belirliyorsunuz.
  • Duygularınıza kulak verin. Yorucu ve stresli bir dönemden geçtiniz. Sınav sonucuyla ilgili hayal kırıklığına uğramış veya sizden beklentileri olan ailenizi hayal kırıklığını uğrattığınızı hissediyor olabilirsiniz. Kendinize şunu hatırlatın; bu süreçte oldukça emek harcadınız. Yoğun çalışmalarınızın sonucunu her açıdan kontrol edemeyebilirsiniz. Unutmayın ki sınav sürecini etkileyen birtakım sağlık faktörleri ve psikolojik faktörler de mevcut.
  • Ailenizle ilişkileriniz karar verme sürecinizi ne kadar etkiliyor? Aileniz, sizin için en iyi, en uygun meslek grubunu ve üniversiteyi seçmeniz konusunda baskıcı bir tutum sergiliyor olabilir. Bu durumda onlara olan kırgınlık veya kızgınlık duygularınızla kendinizi beklenen yönde veya aksi yönde seçim yaparken bulabilirsiniz. Hayatınızla ilgili bu denli önemli bir karar verirken olumsuz duygularınızın bu kararı şekillendirmemesi adına sakin kalın ve ebeveynlerinizle konuşun. Eğilimlerinizi, ilginizi çeken alanları birlikte bulmak adına ebeveynlerinizden destek isteyin.
  • Meslek seçimi mi? Üniversite seçimi mi? İlgi alanlarınızla paralel olarak üniversite bittikten sonra çalışacağınız meslek grubu, hayatınızın geri kalan kısmını önemli ölçüde etkileyecektir. Daha iyi ve prestijli bir üniversitede okumak için istemediğiniz bir bölümde okumak iş hayatında ve kişisel hayatınızda yetersizlik ve hayal kırıklığı duyguları yaratacaktır. Bununla beraber özel bir alanda meslek seçimi yapacaksanız; aşçılık gibi, bu alanda uzmanlaşmış üniversiteleri ve uzmanlaşmak istediğiniz alana yönelik programları tercih edebilirsiniz.
  • Yalnızca ekonomik koşulları göz önüne alarak karar vermeyin. Ülkemizin değişen ekonomik durumu sebebiyle gençlerde ekonomik olarak daha ‘garanti’de hissedecekleri alanlara yönelme gibi bir eğilim olabiliyor. Oysa, sadece seçtiğiniz meslek size ekonomik kazanç sağlamıyor. O meslekle ilgili beceriniz, çabanız ve fedakarlıklarda bulunmanız size başarıyı getiriyor. Bu durumda ilginizi çekmeyen veya kendinizi mutlu hissetmediğiniz bir meslek grubunda başarıyı elde etmeniz çok kolay olmayabiliyor.
  • Sınav sonucu ve seçim süreciyle ilgili düşüncelerini ve duygularını gözden geçir. Sınav süreci ile ilgili olumsuz, kendini suçlayan, sınav sonucunu bütün kişiliğine genelleyen bazı çıkarımlar yapıyor olabilirsin. Bu düşüncelerin sonucunda da mutsuzluk, kaygı gibi duygular hissediyor olabilirsin. Süreçteki çabanı ve emeğini düşünerek bu düşüncelerin gerçeği ne kadar yansıttığına odaklan. Yolunda gitmeyen ya da tam beklediğin gibi sonuç alamadığın durumlarda bu şekilde düşünmeye meyilli olabilirsin. Sonucu aldıktan sonra durumu daha objektif ve gerçekçi değerlendirmek senin elinde.
  • Kaygı duygunu fark et. Meslek seçimi, üniversite seçimi ve seni bekleyen geleceğinle ilgili düşüncelerinin sonucunda hissettiğin gerginlik kaygı duygunu tanımlıyor. Kaygılandığında vücudunda nefes düzensizliği, karın, baş ağrısı gibi hissediyor olabilirsin. Kaygının yükseldiğini hissettiğinde bir rahatlama egzersizi yapabilirsin. Diyafram kullanarak gerçekleştirdiğin nefes egzersizi kaygılanan zihnini ve bedenini rahatlatacak:
  • Sırtın düz olacak şekilde rahatça otur. Bir elinizi göğüs kafesin üstüne, diğerini karnınızın üzerine koy. Nefesine odaklan.
  • Burnundan nefes al, ağzından nefesini ver. Nefes alırken içinden yavaşça sekize kadar say ve verirken de sekize kadar yavaşça say. Nefeslerini yavaşça al ve ver. Bunu rahatlayana kadar tekrarlayabilirsin. Nefes alıp vermeyi tekrarladıkça, yarattığı etkiyi fark edeceksin. Vücudunun gevşediğini, kalp atışlarının daha düzenli olduğunu hissedeceksin.
0

Çocukların Davranışlarını Anlamak

Klinik deneyimlerimde birçok anne babanın, çocuklarının yaşadığı duygusal ve davranışsal zorluklar karşısında ne yapması gerektiğini bilemez, kaygılı bir halde olduklarını gözlemliyorum. Ebeveynler kimi zaman çocuklarının bulundukları ortama uygun olmayan davranışlarını hoşgörüyle karşılarken kimi zaman bu davranışlara karşı daha katı bir tutum sergiliyorlar.

 

Ancak ebeveynlerin kafasında ortak bir soru işareti görüyorum: ‘Ben nerede yanlış yapıyorum da bu çocuk topluluk önünde ağlama krizlerine giriyor veya kendisini yerden yere atıyor?’

 

Bilimsel çalışmalar gösteriyor ki çocukların sergilemiş olduğu yanlış davranışların iyi veya kötü ebeveynlikle bir ilişiği bulunmuyor. Çocukların yaramazlıkları çoğu zaman onların gelişimlerinin sağlıklı bir parçası olabiliyor. Bu noktada önemli olan ebeveynlerin sakinliklerini korumaya çalışarak, çocuğun davranışlarının altında yatan sebebi anlamaya çalışmaları.

 

Şimdi gelin çocukların davranışsal problemlerine sebep olabilecek etkenlere birlikte göz atalım.

  •   Çocuklar aşırı yorgun, hasta, aç olduklarında ya da çok fazla şeker aldıklarında, daha sinirli, sabırsız olabilirler. Çocuklar uygun olmayan davranışlar sergilemeye başladıklarında, onların temel ihtiyaçlarının karşılandığından emin olmalıyız.
  • Çocukların yoğun fiziksel hareket gerektiren aktivitelere ihtiyaçları vardır. Çocuğunuzun ödev yapması gereken zamanlarda yerinde duramadığını fark ediyorsanız bu enerjiyi sarf etmesi için aşırı hareketli olmayan bir yürüyüş aktivitesi planlayabilirsiniz. Sonrasında konsantrasyonu daha sağlıklı olacaktır.
  • Çocukların bağımsız olma gayretlerini desteklemeliyiz. Yuvaya giderken uyumsuz bir kıyafet giyinmek istemesi size uygun gelmese de aslında çocuğunuz temel özerklik ve bağımsızlık ihtiyaçlarını karşılamak istiyorlar. Saygı duyun.
  • Ebeveynlerin beklentileri çocukların beyin gelişimlerine uyumlu olmayabiliyor. Araştırmalar, ebeveynlerin % 56’sının üç yaşından küçük çocukların, akşam yemeğinden önce dondurma yemesi gibi yasaklanmış bir şey yapmalarının karşı gelebileceğini düşündüklerini ileri sürüyor. Ancak, çocukların çoğunluğu, en az üç buçuk – dört yaşına gelene kadar beynin kendine hakim kontrol becerisini geliştirmiş olmuyorlar.
  • Çocuklar belirsiz ve tutarsız ortamlarda ne olacağını bilmediklerinden artan kaygıyla uygun olmayan davranışlar sergileyebilirler. Kurallarınız ve onlardan beklentilerinizde tutarlı olmanız hayal kırıklıklarını ve uygun olmayan davranışları önler.
  • Çocuğun bedeninin ve zihninin aktif olması kadar dinlenmesi de önemlidir. Bazen şehir yaşamında çocuklar hızlı bir tempoda fazla etkinlikle sosyalleşmeleri beyinlerinde aşırı uyarılmaya sebep olabiliyor. Çocukların etkinlik ve dinlenme programlarının dengelenmesi davranışsal problemlerini de azaltacaktır.
  • Korku, öfke, hayal kırıklığı gibi güçlü duygulara çocuklar alışkın değildirler. Bu duyguları hissettiklerinde bağırarak, ağlayarak tepki gösterirler. Dolayısıyla çocuklar bu duygularla başa çıkma becerilerini henüz geliştirmemişlerdir. Bu sebeple, duygusal olarak başa çıkamadıkları durumlar karşısında onların duygularını anladığımızı göstermeli, bu duygularla başa çıkması için ona destek olmalıyız.
  • Çocuklar sizinle oyun oynamak istiyor olabilirler. Çocuğunuzun en uygunsuz zamanda sizinle oyun oynamak adına uygunsuz davranışlar sergilediğini gözlemliyorsanız, örneğin; ihtiyacınız olduğu anda bilgisayarınızı alıp koşuyorsa evet bu sizi sinirlendirebilir ama unutmayın ki çocuğunuzun sizinle saçma ama eğlenceli oyunları oynamaya ihtiyacı vardır. Ona bu zamanı ayırın.
  • Çocuğunuza kızgın olduğunuzda veya çocuğunuza karşı olumsuz bir tepki gösterdiğiniz zaman, çocuğunuz bu davranışları ‘ayna nöronlar’ ile kopyalar ve aynı davranışı size veya başkalarına yansıtabilirler.

 

Burada ele aldığımız noktalar, çocuğunuzun yaşadığı duygusal ve davranışsal zorluklarının altında yatan etkenleri fark etmeniz ve ebeveynler olarak çocuklarınızın ihtiyaçlarını daha iyi anlamanız ve önleyici aksiyonlar almanız için bir rehberlik niteliği taşır. Eğer çocuğunuzun uyumsuz davranışlarıyla başa çıkmakta zorluk çekiyorsanız çocuklarla çalışan bir Uzman Klinik Psikoloğa başvurmanızı tavsiye ederim. Bu süreçte unutmayın ki ebeveynler olarak sizin duygusal ihtiyaçlarınız da en az çocuklarınızın ihtiyaçları kadar önemlidir. Sizin sağlıklı ebeveynler olmanız çocuğunuzun gelişimini de olumlu yönde etkileyecektir.

 

Uzman Klinik Psikolog Nurdan Kozan Çakı

 

Kaynakça: http://www.bestofparenting.com/understanding-kids-naughty-behaviour/?utm_source=Best+of+Parenting+Newsletter&utm_campaign=a4bad09c33-naughty&utm_medium=email&utm_term=0_227a611926-a4bad09c33-236766081

0

Bizi Reddeden Kişilerden Neden Vazgeçemiyoruz?

Hepimiz ya yaşamızdır ya da bir arkadaşımızdan şahit olmuşuzdur: Kişi birlikte olduğu partneri tarafından terkedilmiş veya reddedilmiştir ancak yine de bu kişiyle birlikte olduğu günleri unutamaz, onu geri getirmek için çabalar, melankolik bir ruh hali içine girer ve tekrar bu kişiyle birlikte olmanın hayallerini kurar… Hatta kimi insanlar hep onları reddeden partnerleri seçerler ve onların peşinden koşarlar.

 

Kimileri bunun adına ‘aşk’ der. İlk defa bu duyguları hissetmiştir ve ‘aşk’ının peşinden gidiyordur… Adı ne olursa olsun, bu romantik reddedilme sırasında bizde neler oluyor ve reddedildiğimiz halde neden hala o kişiyle birlikte olmak istiyoruz?

 

Helen Fisher ve meslektaşlarının yapmış oldukları bir araştırmaya göre, romantik ilişkilerde reddedildiğimiz halde bu reddin bizi çekmesinin nedeni, bu tür bir reddin motivasyon, ödül, bağımlılık ve isteklilik ile ilişkili olan beyin bölümlerini uyarmasıdır.

 

Helen’ın ekibi, son zamanlarda partnerleri tarafından reddedilen ve partnerlerine hala “aşık” olduklarını söyleyen üniversite çağındaki 15  erkek ve kadının beyinlerini fonksiyonel MR kullanarak inceledi. Bu araştırmada, reddedilen 15 kişiye reddeden kişinin fotoğrafları gösterildi.  Ardından bu kişilerden 4,529’dan 7 geri saymak gibi beyin zorlayıcı bir matematik egzersizi yapmaları istendi. Egzersizin amacı, katılımcıları partnerleriyle ilgili romantik düşüncelerden uzaklaştırmaktı. Son olarak, katılımcılara romantik olarak ilgilenilmedikleri ancak tanıdıkları bir kişinin resmini gösterdiler. Araştırma boyunca reddedilen katılımcıların beyin fonksiyonları MR ile incelendi.

 

Helen’in ekibinin bulguları şu yöndeydi: katılımcılar reddedildikleri kişinin fotoğrafına baktıklarında, beyinlerinde motivasyon, ödül, özlem, bağımlılık, fiziksel acı ve sıkıntı ile ilişkili alanlar normalden daha aktif hale gelmekteydi. Bu çalışma, romantik reddedilişten sonra yaşanan acının bir bağımlılık olduğunu gösterdi. Peki bağımlısı olduğumuz şey tam olarak ne?

 

Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişecektir. Ancak bir ilişki sona erdiğinde diğer kişiyle birlikte geçirilen zamana, konuşulanlara, paylaşımlara, yanımızda oluşuna, sekse veya başka şeylere bağımlı olabiliyoruz.

 

Bağlanma stilimiz de bizi istemeyen kişilere ne kadar bağlandığımızı etkiliyor. Bağımlı bağlanma stiline sahip kişiler, özellikle kendilerine acı veren, onları reddeden kişileri arar ve onlarla birlikte olurlar. Bağımlı kişiler genelde onları duygusal anlamda reddeden bir anne veya baba ile büyümüşlerdir. Bu sebeple romantik olarak reddedilmek onlar için tanıdık ve olağan bir duygudur. Reddedilen bir geçmişe sahip olduklarından, romantik ilişkilerinde daha fazla reddedilmeyi beklemeleri de oldukça olağandır. Bu kişilerin biyolojik kodları reddedilme durumunu normal olarak yorumlasa da, mutsuzluğa sebep olacak ilişkiler arayışında olmak sağlıklı bir ilişki doğurmuyor.

 

Berit Brogaard bu durumda reddedilen kişilerin ‘birlikte olsaydık neler olurdu’ düşüncelerine bağımlı olduğunu savunuyor. Bu düşünceler kafamızda yer edindikten sonra, diğer kişi tarafından reddedildiğimizde bu düşüncelerin daha da yoğunlaştığını ve bir çeşit bağımlılık olan romantik takıntılara sebep olduğunu öne sürüyor. Hatta Berit, obsesif-kompülsif kişilik bozukluğuyla başa çıkmak için kullanılan terapi yöntemlerinin romantik takıntıları aşmaya yardımcı olabileceğini söylüyor.

 

Romantik redlerin ardından reddedilen kişinin aklında “farklı son olabilir mi?” düşünce döngüsü de olabiliyor. Özellikle ebeveynleri tarafından duygusal anlamda reddedilmiş ve bağımlı bağlama stili geliştirmiş olan kişiler bazen bilinçaltında benzer senaryoları araştırır ve bu sefer hikayenin farklı bir bitişi olmasını ister ve umut ederler. Berit Brogaard’ın böyle durumlarda, Einstein’ın delilik tanımını hatırlatıyor: ‘Aynı şeyi tekrar tekrar yapmak ve farklı bir sonuç beklemek…’

 

 

Kaynak: Berit Brogaard, Psychology Today

0

Nasıl Düşünüyorsak, Öyle Hissederiz…

Bazı günler oldukça pozitif, istekli, enerjik ve geleceğe karşı olumlu hissederiz. Bazı günler ise, içimizde olumsuz duygular olur, enerjimiz azalır, isteksiz, umutsuz ve mutsuz hissederiz. Hatta kendimizi değersiz, yetersiz görürüz. Bir anda gelecek ve dünya bizim için adeta karanlıklaşır.

 

Peki duygularımızdaki bu değişim nasıl gerçekleşir? Duygularımız, durumlara bakış açılarımızın sonucunda gelişirler. Bir durum karşısında olumsuz, karamsar düşünceler geliştirdiğimizde -ki bu düşünceler artık bizim için kalıplaşmıştır ve otomatik olarak, biz farkına varmadan gelirler- mutsuz ve karamsar hissederiz. Tam tersi şekilde bir durumu algımız, yani otomatik olarak aklımıza gelen düşünceler olumlu olduğu takdirde kendimizi iyi hissederiz. Aslında nasıl hissettiğimizi belirleyen bizim olaylara karşı bakış açımız, bilişlerimiz ve düşüncelerimizdir.

 

Peki bu kadar kalıplaşmış hatta otomatik hale gelmiş düşüncelerimizi nasıl değiştireceğiz?

 

Bilişsel ve davranışsal terapi alanında çalışan profesyoneller öncelikle olumsuz, işlevsiz otomatik düşüncelerin saptanmasına ve sonrasında da günlük hayattaki uygulamalarla ve egzersizlerle bu düşüncelerin sağlıklı düşüncelerle değiştirilmesine destek olurlar. Uzun yıllar boyu yapılan teorik ve uygulamaya dayalı araştırmalar gösterir ki, mutsuz hissederken veya depresyondayken şu düşüncesel çarpıtmaları yaparız:

 

  • Ya Hep ya da Hiç: hayatta başımıza gelen bütün olayları ya siyah ya beyaz olarak değerlendirme eğilimi. Bir öğrenci sınavdan en yükseğin bir altı not aldığında kendini aptal, değersiz, başarız hissediyor, aslında bu notun da iyi bir not olduğunu fark edemiyorsa, gri rengi göremiyorsa bu çarpıtmayı gösteriyordur.
  • Aşırı Genelleme: Belki bir veya iki sefere mahsus olumsuz bir deneyimi, ‘Bu hep benim başıma geliyor, hep mutsuz olacağım.’ gibi otomatik düşüncelerle genelleme eğilimidir.
  • Zihinsel Filtre: Bir olaydaki olumlu noktaları hiçe sayıp olumsuz noktalara ağırlık verip, olayın bütününü olumsuz algılama eğilimi. Bilincinize takılan her şeyin olumsuz olması, olumluyu kenara ayıklama eğiliminiz.
  • Olumluyu Geçersiz Kılmak: Bazen de durumlar karşısındaki olumlu noktayı görürsünüz ancak bunu bir rastlantı olarak görürsünüz veya önemsizdir ve bir daha gerçekleşmeyecektir. Bu çarpıtma bilişsel çarpıtmaların en yıkıcısıdır. Hayatta olan güzel şeylerin değerini bilmemektir adeta.
  • Sonuçlara Atlamak: Diğer deyişle, olaylar karşısında ‘falcılık yapmak, zihin okumak’tır. Bir yemek yaptınız, arkadaşınız yerken onu beğenmeyeceğini düşünürsünüz, ancak bunu kanıtlayan hiçbir gösterge yoktur. Gerçekçi olmamasına rağmen bu olumsuz sonuçlara atlar ve kabul edersiniz.
  • Duygusal Kararlar: Duygularımızın gerçeği yansıttığına inanma eğilimi. ‘Başarısız hissediyorum, o halde ben başarısız biriyim’. Peki hissettiğiniz bu gerçekliğin kanıtları var mıdır?
  • ‘Meli, Malı Cümleleri’: Zaman zaman kendi kendimize ‘Şunu başarmalıyım, zamanında yapmalıyım’ dediğimizi fark etmeyebiliriz bile. Bu iç seslerin kendimizi motive etmek için olduğunu düşünebiliriz. Ancak bu ‘lazım’cı yaklaşım insanlara ve kendimize karşı oldukça yüksek standartlı olmamıza ve sonucunda hayal kırıklığı, kızgınlık gibi hislere yol açar.
  • Etiketleme: Hatalarınıza dayanarak kendinizi olumsuz ve acımasızca yargılamanızdır. Örneğin yemeğin yağını koymayı unuttuğunuzda, ‘Yağı unutmuşum’ yerine ‘Ben bir beceriksizim’ şeklinde bir sonuca varmak kendinizi gerçekliğin dışında bir olumsuzlukta yargılamanıza yol açar.
  • Kişiselleştirme: Hiçbir gerçekliğe dayanmaksızın, olumsuz olayların sorumluluğunu üstlenme eğiliminde olmanızdır. Çocuğunuz hasta olduğunda, ‘Bu benim hatam, ben iyi bir anne olamadım’ şeklinde düşündüğünüzde suçluluk hissiniz olması gerekenin oldukça üstündedir. Bu çarpıtma depresyonda olan birçok hastada sıklıkla görülmektedir.

 

Çoğu zaman olumsuz duygularımız, bahsetmiş olduğumuz bilişsel hataların sonucunda gelişirler. Duygularımız, düşüncelerimizi izlerler. Neden üzgün veya keyifsiz olduğumuzu anlayamadığınız zamanlarda, ‘Bu hissi yaşamadan hemen öncesinde aklımdan neler geçiyordu?’ diye düşünmeye çalışın. Bir duruma veya olaya karşı kendi kendinize neler söylediğinizi bulmaya çalışın, iç seslerinizin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını ölçmeye çalışın… Gerçekten de sebep siz misiniz, durum bu kadar olumsuz mu, durumda olumlu nokta yok mu, durumdan sorumlu başka faktörler yok mu? Acaba olayları değerlendirirken bilişsel hatalardan birini yapıyor olabilir misiniz?

 


Kaynak: Dr. David Burns, İyi Hissetmek – Yeni Duygudurum Tedavisi, Psikonet Yayınları

0

Şema Terapi Nedir?

Uyumsuz Şemalarımız Nelerdir? Bu Şemalar Bizi Nasıl Etkiler?

 

Şema Terapi Nedir?

 

Psikolojide farklı ekollerde farklı izdüşümlerini bulabileceğimiz ‘şema’lar kişilerin erken çocukluk dönemlerinde temel duygusal ihtiyaçlarının karşılanmaması sonucunda oluşurlar. Şemalar kişinin ötekilerle olan ilişkisini baz alan, öz yıkıcı duygusal ve bilişsel kalıplardır. Kişiler uyumsuz şemalarla başa çıkabilmek adına uyumsuz davranışlar ortaya koyarlar.

 

Çocukluk veya gençlikte ortaya çıkan şemalar erken çocuklukta yaşanan anılar, duygular, bilişler ve fiziksel yaşantılar sonucunda oluşup, yaşam boyunca gelişirler. Kişilerin temel ihtiyaçlarını karşılayan çekirdek aileleri olduğundan en erken gelişen şemalar aile içerisinde yaşanan travmalar, olumsuz duygular ve deneyimler sonucunda oluşurlar. Kişinin yaşı ilerledikçe, okul, arkadaşlar ve çeşitli topluluklarda yaşadığı olumsuz deneyimler de şemaların oluşmasına neden olurlar.

Kaç tane Şema vardır? Nasıl sınıflandırılır?

 

Toplamda 18 adet erken dönemde gelişen uyumsuz şema 5 alanda incelenmektedir:

 

Ayrılma ve Reddedilme alanına ait şemalar: Terk Edilme/İstikrarsızlık, Güvensizlik/ Kötüye Kullanılma, Duygusal Yoksunluk, Kusurluluk/Utanç, Sosyal İzolasyon/ Yabancılaşma,

 

Zedelenmiş Özerklik ve Kendini Ortaya Koyma alanına ait şemalar: Bağımlılık, Yetersizlik, Zarar Görme veya Hastalanmaya Karsı Dayanıksızlık, İçiçelik/Gelişmemiş Benlik, Başarısızlık,

 

Zedelenmiş Sınırlar alanına ait şemalar: Haklılık/Büyüklenmecilik, Yetersiz Öz-Denetim/Öz-Disiplin,

 

Diğeri-Yönelimlilik alanına ait şemalar: Boyun Eğicilik, Fedakârlık, Onay-Arayıcılık,

 

Aşırı Tetikte Olma ve Bastırılmıştık alanına ait şemalar: Karamsarlık, Duyguların Bastırılması, Yüksek Standartlar ve Cezalandırıcılık.

 

İnsanlar yaşadıkları olayları şemalarının filtrelerinden geçirerek anlamlandırmaktadırlar. Bu doğrultuda iki kişinin yaşadığı aynı olay bu iki kişide farklı şekilde anlamlandırılmaktadır. Bunun sebebi ise yaşanılan olaylar karşısında kişilere ait semaların tetiklenmesiyle korku, öfke, üzüntü, utanç ve suçluluk gibi farklı duyguların ortaya çıkmasıdır.

 

Peki bireyler tetiklenen şemalar sonucu ortaya çıkan bu duygularla nasıl başa çıkarlar?

 

Bireyler acı veren bu duygulardan kurtulmak için şemalarına “teslim” olabilirler.

 

Bireyler savaşmak ve şemalarının üstüne gitmek yerine şemalarına boyun eğerek geçici olarak güvende hissederler ancak uzun vadede şemalarını besler ve daha mutsuz hissedecekleri bir duruma doğru sürüklenirler. Bir diğer başa çıkma biçimi “kaçınma”dır. Örneğin kusurluluk, başarısızlık şeması olan bir birey daha önce yaşamış olduğu olumsuz ilişki deneyimlerinden sonra ikili ilişkilerden, karşı cinsle tanışma ve ilişki kurma ortamlarından durumlardan kaçar. Böylece kusurluluk ve başarısızlık şeması aktive olmaz ve birey acı yaratabilecek hislerden de kendini korumuş olur. Son başa çıkma metodu olarak bireyler şemalarının zıddını yaparak şemalarını “aşırı telafi” ederler. Örneğin çocukken şiddete maruz kalmış bir birey güvensizlik ve dayanıksızlık şemalarıyla baş etmek için kendisi de şiddete başvurabilir ve tehlikeli gruplara katılabilir. Burada birey, şiddete başvurarak, güvensizlik ve şiddet şemalarını aşırı telafi etmektedir.

 

Şema Terapi ile şemalar nasıl ele alınır?

 

Bu şemaların bir bölümü birçok insanda olabilmekle beraber bu yıkıcı şemaların yol açtığı olumsuz duygular kişiler arası problemler, ilişki problemleri, depresyon, kaygı bozuklukları veya kişilik bozukluklarına sebep olabilirler. Şemalarla etkili başa çıkma yöntemleri için Şema Terapistleri aşağıdaki yöntemleri uygulamaktadırlar.

 

Öncelikle Şema Terapi ölçeği kullanılarak danışanda bulunan şemalar tespit edilir. Ölçek sonuçları danışanla paylaşılarak Şema Terapi uygulamaları ile ilgili bilgi verilir. Şema Terapi’de kullanılan ana metotlar:

 

İlişkisel Teknikler: Gerektiğinde terapi içerisinde danışanın şemalarını tetikleyerek veya terapi ilişkisinde danışanın şemalarının tetiklendiği durumlarda danışanın şemasının farkına varmasını ve şemasının etkilerini ele alabilirler.

 

Bilişsel Teknikler: Düşüncelerimizin duygularımızı yönlendirdiğini temel alarak, şemalarımıza dair tez ve antitez toplayabilir, otomatik düşünceleri saptar, kişinin hayatına olan avantaj-dezavantajlarını, otomatik düşüncelere dair kanıtları toplar, şemalarla başa çıkmayı öğretir ve şemaları yeniden çerçeveleriz.

 

Duygu Odaklı Teknikler: Rol oynama, imgeleme gibi tekniklerle şemaların ilk ortaya çıkışı veya hissedildiği ana gidilerek, duygular yeniden çerçevelenir.

 

Davranışsal Teknikler: Davranışsal ödevler, rol oynama gibi yöntemleri kullanarak, şema ile bağlantılı ve şemayı besleyen davranış örüntülerini daha sağlıklı davranışlarla değiştirmeyi amaçlar.

Şema Terapi ile ilgili detaylı bilgi almak isteyenler için kaynaklar:

“Şema Terapi Ayırıcı Özellikler”. Eskhol Rafaeli, David P. Bernstein, Jeffrey E. Young. Psikonet Yayınları.

Uzman Klinik Psikolog Nurdan Kozan
 Çakı – Yeni Terapi Çocuk, Genç ve Aile Psikolojik Danışmanlık ve Eğitim Merkezi

 

0

Panik Atakla Nasıl Başa Çıkabilirim?

‘Ölüyor muyum? Deliriyor muyum? Yeniden bir atağa mı yakalanıyorum? Ne yapabilirim?’ Bunlar, panik atak yasayan bireylerin sahip olduğu endişeli ve panik düşüncelerdir. Bu korku dolu düşüncelerin mantıklı bir nedeni yoktur çünkü gerçek bir tehlike sonucunda ortaya çıkmazlar. Bir kez bu duyguyu yasayan kimselerin, en ufak bir endişe halinde bile sinir sistemleri uyarılır ve bunun sonucunda bu kimseler gittikçe artan panik, stres ve korku duyguları yasarlar. Panik atak birçok insanın hayatını stresli kılar. Ancak, panik atağı durdurabilirsiniz!

Panik atak sırasında bedenimde neler oluyor?

 

Bedeninizin bir tehlike anında gösterdiği tepkiler, kalp çarpıntısı, mide kasılması, ellerinizin terlemesi, nefes darlığı, titreme bedeninizin tehlikeyle savaşmak için gösterdiği ‘savaş ya da kaç’ tepkileridir.  Panik atakta da ayni tepkiler devreye girer fakat bu durumda gerçek bir tehlike yoktur, yani vücudumuz ‘sahte alarm’ yasar. Bu ‘sahte alarm’ tepkileri birkaç kez tekrarlandıktan sonra aynı olaylar karşısında sürekli tekrar eder. Örneğin, geçen hafta alışveriş merkezinde panik yasadıysanız ve kalbiniz yerinden çıkacakmış gibi çarptıysa, yeniden alışveriş merkezine gitme düşüncesi bile kalbinizin aynı şekilde çarpmasına yol açar. Bu durumda farkına varmanız gereken nokta korkunuzun mekandan değil, panik olmaktan kaynaklandığını anlamanızdır. Panik yaşayan bireyler bu şekilde, dükkânları, sinemaları, metroları vs. panik ile bağdaştırır ve bu mekanlardan kaçınırlar.

Panik sırasında ‘Bedenim-Düşüncelerim-Davranışlarım’:

 

Fiziksel olarak korkuya bağlı bir belirti yaşandığında (örneğin; kalp çarpıntısı), bu durum tamamen ilgisiz bir olaydan örneğin, spordan dolayı olsa bile bu korku, panik atağı harekete geçirir.

 

Bu fiziksel belirtiler yaşandığında, düşünceler de gelecekte oluşabilecek felaket senaryolarını yazmaya baslar. Örneğin; ‘Kalp krizi geçirebilirim, bayılabilirim, çığlıklar atabilirim, kontrolümü kaybedip delirebilirim.’ Bu düşünceler -> korkuyu -> fiziksel tepkileri arttırır ve sizi korkunç şeyler olacağına inandırır. Kısacası, düşünceler, panik atak yaşayan bireyleri alarma geçirir ve korkuları daha büyük boyutlara sürükler.

 

Düşünceler sonucu gelişen panik durumu bireyi, tehlikeli durumlardan kaçınmaya ve güvenli bir yere saklanmaya yönlendirir. Kaçındığı zaman endişeleri hafifleyen birey, aynı durumda karşılaştığında gene kaçınmak isteyecektir. Bu kaçınma davranışı ise panik duygusunun mekanla ilgili olduğu yanlış mantığını iyice yerleştirecektir. Bunun üstesinden gelmek için birey panik yaratan duygular ve mekanlarla yüzleşmelidir.

Panik atak sırasında kısır bir döngü yaşarız:

 

Panik atak yaşayan bireyler, panik atağa sebep verebilecek tüm olayları saf dışı bırakıp kendilerini güvende hissetmeyecekleri yerlerden kaçınırlar. Aynı zamanda, panik atağa odaklanarak, sinyaller beklerler. Böylece bu korkular daha büyük korkulara ve daha çok kaçınmalara yol acar. Fiziksel tepkiler yaşandığında, korku oluşur, korkudan dolayı felaket içerikli düşünceler oluşur, bu düşünceler daha büyük korkulara yol acar ve sonrasında daha ciddi fiziksel tepkiler oluşur. Böylece kısır bir döngü oluşur ve bu döngü panik atak suresince devam eder.

Bu kısır döngüden nasıl kurtulabiliriz?

 

  1. İçten içe yaşadığımız ‘endişe’ duygusunu kontrol altına alıp, paniğe kapılma korkusunu azaltarak -> Panik atak tehlikeli değildir.
  2. Panik yaratacak durumlardan kaçınmayı sona erdirerek -> Panik atak yaratan olaylarla yüzleşmeli ve bunun yarattığı duygularla basa çıkmayı öğrenmelisiniz.

Panik atağı durdurmak için neler yapabilirsiniz?

 

  • Endişenin oluşturduğu fiziksel rahatsızlıkları azaltma yöntemleri: Stresli bir durumla karşılaştığınızda düzenli, rahat ve sakin nefes alın. 8’ e kadar sayarak burnunuzdan aldığınız sakin nefesi bir saniye tutun ve bir kamıştan ufluyormuş gibi içinizden 8’ e kadar sayarak yavaşça ağzınızdan verin. Buna ek olarak stresli bir olayla karşılaştığınızda içinizden ‘sakinleş, rahatla’ gibi sakinleştirici sözcükler geçirin. Bir diğer teknik ise kaslarınızı adim adim kasıp gevşetmektir. Rahat bir pozisyona girin ve kaslarınızı önce gerin, sonra gevşetmeye başlayın. Kastığınız kaslarınızın nasıl bir duygu oluşturduğunun farkına varın ve rahatlamanızın keyfini çıkarın. Bu egzersizler fiziksel olarak daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.

 

  • Endişeden kurtulmanızı sağlayacak düşünce yöntemleri: Panik yaratan düşünceleri saptayın ve panik anında içinizdeki ‘akılcı sesi’ harekete geçirerek bu düşünceleri değiştirin. Olacağını düşündüğünüz felaketin geldiğini haber verecek bir deliliniz var mi? Şimdi panik sırasındaki kısır döngüyü biliyorsunuz, bu olaya daha farklı bakabilir misiniz? Belki de üzüldünüz, yalnızsınız, kızgınsınız.

 

Panik düşüncelerinizin yerine koyabileceğiniz akılcı alternatifler:

 

Panik dolu düşünce: ‘Ya bayılırsam?’

Akılcı alternatif: ‘ Daha önce paniğe kapıldığımda hiç bayılmadım.’

 

Panik dolu düşünce: ‘Kalp krizi geçireceğime eminim.’

Akılcı alternatif: ‘ Panikten oluşan bedensel tepkiler tehlikeli değildir. Vücudum yalnızca korkumu yansıtıyor.’

 

Korkularınızı, yorgunluk, açlık ya da kafeine ve sıcağa bağlı vücudunuzun verdiği tepkilerden ayırt etmeyi öğrenin. Bazı insanlar çok üzüntülü veya öfkeli olduğunda da endişelenirler. Duygularınızı tanır ve sınıflandırırsanız, bu durumlarla karşılaştığınızda üstesinden daha rahat gelebilirsiniz.

 

  • Kaçınan durumlarla yüzleşmeyi öğrenme teknikleri: Korktuğunuz şeylerden kaçınırsanız, panik belirtilerinden de kaçınırsınız fakat korkunuz daha da derinleşir. Bu döngüyü tersine çevirmek için bu durumlarla adım adım yüzleşmelisiniz. Yüzleşmeye başlamadan önce kaçındığınız durumların listesini yapın ve şiddetine göre sıralayın. Önce başarmanızın daha kolay olduğu işlerden başlayın ve ilk başarısızlıkta umutsuzluğa kapılmayın.

Panik oluşturan durumla yüzleşirken;

 

  • Endişeden oluşan reaksiyonlar doğaldır ve zararlı değildir.
  • Endişe yaratan düşüncelere takılmayın ve kendinize öğrendiğiniz akılcı çözümleri hatırlatın.
  • Yavaş ve derin nefes alin.
  • Olmasından korktuklarınıza değil gerçekten o sırada yaşadığınız olaylara odaklanın.
  • Başarılarınızı ufak da olsa kutlayın.

 

 

Korkunuzu kontrol etmeyi öğrenmek hayatınızı daha mutlu ve huzur verici kılacaktır. Olmasından korktuğunuz şeylerin aslında hiç gerçekleşmediğini ve fiziksel tepkilerinizin azaldığını hatta yok olduğunu göreceksiniz. Hayatınızı yeniden şekillendirecek, önceden kaçındığınız aktivitelere katılmakta özgür olacaksınız. Bir adıma atın ve sabırla ilerleyin… Sonunda mutlaka başaracaksınız!

 

Kaynak: Babior, S. & Goldman, C., Panik Atak, Kuraldışı Yayıncılık, 1999.

0

Obsesif-Kompalsif Bozukluk

Obsesif-Kompalsif Bozukluk nedir?

 

Obsesif-Kompalsif Bozukluk kaygı bozuklukları arasında yer alır. Obsesif Kompalsif Bozukluk problemi yaşayan bireylerde istenmeden gelen, zihinde tekrarlanan sürekli düşünce, dürtü ve hayaller kaygıya neden olur. Bunlara ‘takıntı’ (obsesyon) denmektedir. Obsesyonlar bireyde endişe, gerginlik ve strese neden olurlar. Bu endişeyi azaltmak için tekrarlanan, kişinin yapmaktan kendini alıkoyamadığı ritüellere ise ‘zorlandı’ (kompulsiyon) denmektedir.

 

Sık karşılaşılan takıntılardan bazıları; bulaşma (pislik, mikrop), şüphe (kapıyı kapattığından, fişi çektiğinden), hastalık (ölümcül hastalığa yakalandığı hissinden kurtulamama), düzen ve simetri, saldırganlık (çocuğumu camdan atar mıyım?), cinsel takıntılar (namazda akla erotik görüntülerin gelmesi), dini takıntılar (Allah’a küfür etme, günah şeyler yapma), metafizik takıntılar (ben ben miyim, ruh nerede? Sorularından kurtulamama) olarak sıralanabilir.

 

Sık karşılaşılan kompulsiyonlar ise; kontrol (yoldan donup kapıyı kapatıp kapatmadığını kontrol etme), yıkama (tekrar tekrar el yıkama, evi temizleme), sayma (yoldan geçen arabaları sayma), sorma-anlatma (‘ne dedin bir daha söyle?’ gibi sorular), dua etme (aynı duayı defalarca tekrarlama), simetri ve düzen (çizgilere basmama, eğri tabloyu düzeltme), biriktirme (evi çöp eve dönüştürme) olarak sıralanabilir.

 

OKB’si olan yetişkinler obsesyonlarının ve kompulsiyonlarının aşırılığını ve mantıksızlığını farkındadırlar ve bunlara karşı direnme çabası gösterirler.  Bu direnme sırasında gittikçe artan kaygı ve gerginlik, sonunda kompulsiyonların yani rahatlatıcı davranışların artmasına sebep olur. Böylece kişi artık direnmeden kompulsiyonlarını günlük yaşantısının bir parçası haline getirir.

Obsesif-Kompalsif Bozukluk Kaç Yaşında Ortaya Çıkar?

 

Genellikle 22-36 yaşlarında baslar. Bununla beraber ilköğretim cağında çocuklarda da görülmektedir. Çocuklardaki seyiri de yetişkinlere benzer olarak ilerler.

Obsesif-Kompalsif Bozukluk Hastalığının Sebepleri Nelerdir?

 

Yapılan araştırmalarda, OKB hastalarında beyin yapısında kimyasal fonksiyonlarda farklılıklar olduğu bulunmuştur. Serotonin hormonunun, OKB hastalarında az olduğu veya yeterince etki göstermediği saptanmıştır. Aynı zamanda, EKG görüntülemeleri sonucunda OKB hastalarının ön beyin bölgelerinde sinir sisteminin çalışmasında anormalliklere rastlanmıştır.

Obsesif-Kompalsif Bozukluk Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?

 

OKB tedavisinde iki etkili tedavi yönteminden bahsedilebilir. Bunlarda birisi ilaç tedavisidir. OKB, bir kaygı bozukluğudur ve diğer kaygı bozukluğunda kullanılan ilaçlar OKB tedavisinde 50-70% düzeyinde başarılı sonuçlar doğurmaktadır.

 

Diğer yöntem ise ‘Bilişsel Davranışçı Terapi’ yöntemidir. Bu yöntemle bireyin zihinsel mekanizmaları incelenerek, düşünce hataları saptanır ve bilişsel yeniden yapılanma ile işlevsel ve gerçekçi düşünceler ile değiştirilir. Aynı zamanda rahatsızlık veren takıntının üstüne gidilir ve tepkinin önlenmesi sağlanır. Amaç kaygıyı azaltmak ve böylece obsesyon ve kompulsiyonlarin etkinliğini ortadan kaldırmaktır.

 

 

Kaynak: Tan, O., Takıntılar: Vaka Örnekleri ve Tedavi Yöntemleri, Timas Yayınları, 2010.

0

Oyun Neden Önemlidir?

“Hayal gücü bilgiden daha değerlidir.”  Albert Einstein

Çocuklar doğumlarından itibaren çeşitli formlarda, çeşitli nesneler oyun kurar, gerçek hayatla ‘oyun’ aracılığıyla iletişim kurarlar. Oyun, çocuğun yaşamının vazgeçilemez bir parçasıdır. Oyun oynamak çocukları bedensel, duygusal, sosyal ve zihinsel olarak geliştirir.

Oyun ve zihinsel gelişim

 

Yapılan araştırmalarda, oyun oynamanın sinir hücrelerinin ve sinaps bağlantılarının gelişmesine katkıda bulunduğu görülmüştür. Aynı zamanda, oyun oynama deneyimi, beyindeki üzüntü, kaygı, öfke gibi olumsuz hisleri ortadan kaldırmaktadır.

Oyun ve sosyal-duygusal gelişim

 

Çocuklar, oyun yoluyla düşünceler, duygular ve ilişkilerde beceri ve kontrol kazanmayı öğrenirler. Oyun çocuklara ne kazandırır?

  • Yaratıcı düşünmeyi
  • Sorumluluk almayı
  • İşbirliği kurmayı ve paylaşmayı
  • Kendini tanımayı
  • Dikkatini bir noktada yoğunlaştırmayı ve organize olma yetisini
  • Sosyal roller edinmeyi ve duygularını dışa vurmayı
  • Problem çözme yetisini
  • Kendini ifade etmeyi ve sözlü ifadeleri anlamayı
  • Toplu yaşam için gerekli kuralları öğrenir.

Çocuk, oyun süresince seçtiği rollerle seçim yapmayı öğrenir ve seçimlerin sorumluluğunu kabul eder. Bu, çocuğun sorumluluk bilincini ve hayat üzerindeki kontrolünü arttırır. Aynı zamanda çocuk oyun aracılığıyla deneme-yanılma yoluyla öğrenir.

 

Çocuk, oyun sayesinde sosyalleşir. Çocuğun diğer çocuklarla oyun aracılığıyla kurduğu iletişim, ileri yaşlarda kendi başına karar verme alışkanlığı  kazandırır, işbirliği yapma ve yardımlaşma duygularını geliştirir. Oyunun sağladığı özgür ortam, çocuğun duygu ve düşüncelerini, isteklerini rahatlıkla gerçekleştirebileceği bir dünyadır. Bu dünya, çocuğun gerçek hayata ilk adımlarıdır.

Oyun çocuğu hayata hazırlar!

 

Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesi’nin yapmış olduğu araştırmalar sonucunda oyunun birçok özelliğiyle, çocukların gelişimlerine katkıda bulunduğu belirlenmiştir.

  1. Oyun kurallı bir eylemdir ve bu kurallara uygun olarak oynanmak zorundadır.

 

Oyun sırasında çocuklar, kurallar koyarlar ve duygularını oyun içerisinde kurallara uygun olarak açıklar, başkalarının haklarına saygı gösterirler. Bu da çocukları sosyal kurallara uymaları konusunda hayata hazırlar. Aynı zamanda kurallara uyulmadığı takdirde neler olabileceğini yaşayarak öğrenirler.

 

  1. Oyunlar oynanıp bitirildikten sonra aynı şekilde yeniden oynanır.

 

Çocuklar aynı oyunu sıkılmadan defalarca oynayabilirler. Bu sayede çocuklar, hayatlarında birçok şeye aynı hevesle başlayabilmeyi öğrenirler (Örneğin; yeni bir iş gününe).

 

  1. Çocuklar oyunla ‘mekan’ tercih etmeyi öğrenir.

 

Çocuklar oyunun yapısına göre tercih yaparken, tercihleri konusunda bilgiler edinmeyi, şartları değerlendirmeyi ve yaratıcı fikirler üretmeyi öğrenirler.

 

  1. Oyunda rekabet vardır.

 

Oyunlarda çocuk başarılı olmak için çaba harcar. Başarılı olan sevinci, kaybeden ise üzüntüyü deneyimler. Kaybeden çocuk, bir sonraki sefere kazanmak için kendini motive eder ve bu amaç doğrultusunda çaba harcar. Bu rekabet ortamı, onları hayattaki mücadeleleri için hazırlamaktadır.

 

  1. Her oyunda bir ritim ve uyum söz konusudur.

 

Oyun başlar, ve gittikçe hız kazanır. Bu iniş ve çıkışlar oyuna bir ritim katar. Bu ritim sayesinde çocuk, hızlı düşünmeyi, düşüncelerini hareketlerine yansıtmayı öğrenir. Bu da beden ile zihin arasında bir uyum oluşturur.

Oyun çocuklar için sadece eğlenceli vakit geçirmek değil, aynı zamanda öğrenmek, gelişmek demek! “Oyunlar en neşeli araştırma biçimidir.” Albert Einstein.

 

 

Kaynak: Kasap, N. E., Yeni Çağın Çocukları: Çocuklarınızı Başarılı Kılacak Yöntemler, Hayy Kitap, 2008.

0